Önüm Arkam Sağım Solum Sanat!

İlk Sin

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Arama

istatistikler

Üyeler: 141
Haberler: 113
Linkler: 0
Ziyaretçi: 32433
Geciken Birikendir  E-Posta
Yazar Sinem Sal   
04 05 2009

Kasedeki beyaz leblebileri ayırdı. Masanın üstünde duran kitabın üstüne bir avucunu bile doldurmayan leblebileri bıraktı ve dağılıp düşmemeleri için birkaç saniye onları sabitlemekle uğraştı. Sesinin titrek çıkmasından korkuyordu. Eğer olur da sesi titrek çıkarsa leblebi boğazına kaçmış da öksürüyormuş gibi yapacak ve şarabından bir yudum daha alacaktı. Ama sessizliği bozan kendisi olmadı.

 

            " Kitabını okudum. Aslında ben daha çok satmasını beklerdim de hayalkırıklığına da uğradığını sanmıyorum . Biliyorsun işte..."

 

            Berra sesli bir şekilde yutkundu. Aslında bu durum sesinin titrek çıkmasından daha çok utandırdı kendisini. Bundan beş sene önce birlikteyken kitaplarından ve kendisinin sanatından hiç söz etmezlerken aradan geçen bunca zaman sanki Cem'in tüm ilgisini şekillendirmiş, bir başka hale sokmuştu. Ya da bizler böyleydik işte. Karşı koymayı seviyorduk.

 

            Bir gün bir zaman gelecek çok sevdiğiniz yeşil kazağınız size küçük geliyor olacak. Buna hiç üzülmeyeceksiniz; çünkü artık en sevdiğiniz renk mavi olmuştur. Her şey gibi o bile değişecek. Eskiden sizi ağlatan bir şarkı ... Bir gün, bir zaman gelecek radyoda duyduğunuz anda değiştirdiğiniz ilk parça olacak.

Zaman elek gibi …O sırada değersiz gördüğünüz şeyler (ağır ve büyük gelenler) geleceğe kalacak, beş taş oynayasınız diye sıkılınca. Ötekileri sadece o an kullanacaksınız. Akıttıklarınızı…Harcadıklarınızı…

 

            "Evet. İstediğim gibi gitmedi aslında. Yani her şey yirmili yaşlarda düşündüğün gibi olmuyor. Üstünden zaman geçtikçe söylenecek daha önemli şeylerin olduğunu fark ediyorsun insanlığa. Hani benim söyleyeceklerimin ne önemi var ki dedim ben de."

 

            "Aslında ben pek de öyle düşünmüyorum.Yani ne bileyim senin insanlar için söyleyeceklerin herhalde benim makineler üzerine söyleyeceklerimden daha önemlidir." Gülümsüyor.  Sol yanağıdaki iz daha da beliriyor. Eskiye göre daha da derinleşmiş bir çukur gibi şimdi yanağındaki o iz. Sanki geçen zamanla daha da yerleşmiş o yüze. Kilo almasına rağmen hala kemikli elleri var. Masanın üstündeki peçeteyle hiç durmadan oynuyor. Bir süre boyunca hiçbir şey konuşmadan öylece duruyorlar.

 

            Gülümsedi.  Muhtemelen bundan birkaç sene önceki durumu düşündü. Tasarladıkları uçağı uçuramadıklarını ve hatta ellerindeki hiçbir parçanın hayal ettikleriyle alakası olmadığını, sürekli ödünç alınan parçaları bir araya getirdiklerinde kendilerine ait olmayan bir “şey” ortaya çıkardıklarını ve bunun onları hiçbir yere götürmeyeceğini düşündü.

 

            Berra camdan dışarıyı izliyordu. Artık Cem’i hevesle dinleyemediğini fark etti. Heves… Çünkü heves muhteşem yoğunlukta bir haz duygusudur. Eğer an’da onu farkına varıp çöreklenmesini sağlayabiliyorsanız huzura dönüşebiliyordu heves…

 

            Yapamamışlardı. Türlü sebeplerden dolayı iki insan aynı zaman diliminde bir arada olamayabiliyordu. İsteklerinin, ihtiyaçlarının ve ilgilerinin aynı şiddette var olması aynı zamana denk gelmeyebiliyordu. Cem genellikle yaşadığı anları sorgulayan bir adamdı. Her nerede değilse ait olduğu yeri orası sanır ve sürekli oraya ulaşmak için uğraşırdı. “Orası” hiç bitmez gibi gelirdi Berra’ya… Hep daha fazlasını isteyecek, hep daha ileri bir noktaya kilitlenecek ve bu yüzden en yakınında olanlara takılıp düşecek derdi.

 

Yanıldı !

 

            Cem şimdi kendisini oyun oynamayı hiç becerememiş çocuklar gibi hissediyordu. Aniden büyümüş çocuklar gibi. Korunaklı cam ardından dünyayı görüp içinde bir türlü koşamamış çocuklar gibi. Net bir şekilde dünyayı gören… Olup biteni fark eden; ama hiçbirine dokunamayan çocuklar gibi. Bu yüzden neyi tanımlamaya kalksa biraz eksik… Biraz yetersiz kalıyordu.

 

            Her şey bir anda dinebiliyordu.

                                               Durulmak önceden bulanmak demekti, karışmak bir yerlere.

           

Garson masaya gelip izmaritle doldurulmuş kül tablasını değiştirdi.

“Başka bir isteğiniz var mı?”

“Yok, teşekkürler.”

 

Akşamüstüydü ve oldukları yer yavaş yavaş dolmaya başlıyordu. Zaten bu soru da sorudan çok başka bir şey daha alın emrine benziyordu. İkisi de bir şey istemediğine göre konuşmanın uzamasına ihtiyaç duymuyorlardı. Berra:

 

“Benim de yavaş yavaş kalkmam gerek. Nesrin gelir birazdan. Evde bulamayınca merak eder. Seninle görüşeceğimi de söylemedim. Hani bir şey sakladığımdan değil de, öyle işte, denk gelmedi.”

 

“Anladım. Sen bilirsin tabii. Benim için fark etmez. Ben İstanbul’a geri dönerim herhalde bu gece.”

 

            Berra üstten büzgülü, uzun saplı kahverengi çantasını açtı. Birkaç sene öncesine ait birkaç edebiyat dergisi. Kenarlarından biraz kırışmış ve yırtılmış olmasına rağmen özenle saklanmış belli ki. Tarihleri olmasına rağmen hepsinin üstüne yeniden tarihleri atılmış ve ismi yazılmış dergiler.

 

            “Bugün yanımda getirmek istedim nedense eski dergileri. Hani editörlüğünü yaptığım ve senin bir türlü okumaya fırsat bulamadığın dergiler.” derken gülümsedi.

 

            Cem’in bu konu üstüne söyleyecek pek de bir şeyi yoktu aslında. Hayatının bir kısmını sadece kendine dönük yaşarken, aslında değer verdiği insanların önemsediği şeyleri görmediğini o da biliyordu. Bizler, yaşamlarımızı çabuk yıkılabilir şeyler üstüne kuruyor sonra da katlarca yükseltmeye çalışıyorduk. Hepimizin güzel dış boyaları ve işlemeleri vardı. Işık hep dışımızda… Işık hep dışarıda…

 

            Manzarayı daha iyi göreceğiz diye çıktığımız katların en üstüne koltuklar attıktan sonra oturup izlemiyorduk bile manzarayı. Davet ediyorduk, yeni insanlar, konuklar… Ve tek derdimiz o manzarayı anlatmak göstermek oluyordu gelenlere. Sırtımız dönük oturuyorduk manzaraya. Sırtımız dönük kalıyorduk görmek için kaçak katlar çıktığımız mekanlara.

 

            Requiem - Acı kahve- Yeşil Fular ve Zamanından çok sonra okunacak yazılar için

 

 

            Dergileri alıp teşekkür etti. Berra toparlanmaya başladı. Bir saattir boynundan çıkarıp elinde oynadığı yeşil fularını saç tokası olarak kullanmaya karar vermiş olacak ki saçlarını boynunun yukarısından omuzlarını tamamen açıkta bırakacak şekilde topladı. Bazı insanların bazı huyları nedense hiç değişmiyor. Hesabı ödemek için diretmesi, konuşurken ellerini nereye koyacağını bilmezliği, dudaklarını yemesi ve sağ ayağını sandalyenin altındaki tahtanın üstünde ritmik bir şekilde sallaması.

 

            Küçük şeylerdi, tıpkı Cem’in sürekli kendini düşündüğünü sanması, tıpkı belli zaman aralıkları ile hayatını sorgulamaya geçmesi ama sonunda hiçbir şey değiştirememesi gibi küçük şeylerdi. Sadece ikincisinde başkaları da etkileniyordu.(Etkiliyordu diyemezdik ki, insan etkilenirdi, insan etkilemez. Kimsenin kimse üstünde böylesi bir gücü olamaz ki. Kişi kendine yapar. Kişi kendini bilir. İsteklerinizden çok ihtiyaçlarınız sunulacaktır size. Değişim ve dönüşüm içinde olmanız için davet edilecektir ihtiyaçlarınızın karşılığı hayatlarınıza. Direndiğiniz müddetçe karşılaşmaya devam edeceksinizdir. Yakınmak bundandır.)

 

            Kapıya doğru yaklaştılar. İkisi de gereği olmayan bir sohbeti tamamladığını düşünür gibi. Sanki görev gibi yerine getirilmiş bir görüşme. Amacına ulaşmış mı, ulaşmamış mı, amacı var mıymış, yok muymuş, belli olmayan bir görüşme gibi.

 

           

 

Sarıldılar.

Su duruldu…

Su duruldu…

Su durdu!

 

            Bir derginin kapağı zamanından çok sonra okunacak olmanın verdiği pasla açıldı ağır ağır. Bir ithaf, sahibine  çok sonra ulaştı. Kapatmak için yalarken kırıştırılmış zarf gibi. Gizlensin derken mi yıpranmış yoksa tam da okunması gereken zamanlarda ele alınmadığından büzülmüş sayfalar bilemeden okudu:

 

Kendi İçinde Büyüyen Larva

 

                                                                      

                                                                       Cem Akın’a ithafen;                                                     

 

neresinden başlasak bir şairi anlamaya

sevmeye niyetlenmiş bir zihni nasıl

bir martının kıvrak kanat hareketine dahil

etmeden kurtarsak ve vazgeçirsek yem olmaktan

 

sen şimdi usumda bir es

dalgınlığımın orta yerinde zamansız bir dürtü

ile içimden kaçan bir ses

 

neresinden başlasak bir şairi anlamaya

hepimiz bir başkasının damarında kan

 

oyaladı günlerce beni bu

sis ve dalga

senin gök sandığın hani

soğuğa sığınmış sis olsa olsa

 

bir şairi anlamaya diyorum

eksik geliyor diye resimler ve ezgiler

ve insanlar ve yüzler

ve tüm sözler

bırak o anlatsın

işidir ne de olsa

çekilip dinlemek gerekti

bilemedin

 

bir nefesle bir kayısının

yenip bittiğini gören bir öteki kayısı

korkmaz dalında çürümekten

korktuğu kadar büyümekten

 

neresinden başlasak bir şairi anlamaya

anlaşılmadıysa hala

bir daha okunmalı

Kendi İçinde Büyüyen Larva

 

                                                                                              Berra Alkaya

 

Geçmişi çözmek di’li geçmişleri açmaktır. Konuşsa da artık anlaşılmaz. Anlaşılsa da gerek kalmaz.

Oysa ikisinin de tüm derdi şimdi ileydi. O da az önce geçti.

 

Sinem Sal

 

Yorumla  

  1. #1 Günay Demir
    2009-05-2310:43:50 Bu hikayedeki Cem sanki bendim, Berra da çok yakın; bazı fiziksel ayrıntılar tutmuyor ama görüşmede çok yakın zamandaydı. Evet, işte burada da di'li geçmiş zaman kullanılıyor ama derdimiz şimdiyle; sadeceye şimdi'yi değiştirebiliriz çünkü, malesef! Ve… O küçük şeyler: "tıpkı belli zaman aralıkları ile (kendini ve) hayatı sorgulamak ve hiçbir şeyi değiştirememek" gibi.
    Teşekkürler Sinem Sal, sanki sine-m-a-sal :)
  2. #2 Ugur Aydınoglu
    2009-06-0707:42:45 Eğer kendinizi yazıyorsanız, çok yazık hayatınızda böyle birini barındırmışsanız.
    Dokundu geçti bir öykü yüreğimin içine, içine…

Yorum ekle

Kalın Italik Altı çizgili Striked Bağlantı Resim Liste Alıntı


< Önceki   Sonraki >