Kategoriler
| İlk Sin |
| Biyografi |
| Eti Zihne Dönüştürenler (Şiir-Sin) |
| Biri-kim?(Deneme- Sin) |
| Bellekten Kesitler(Hikaye- Sin) |
| Dökülenler ve Saçılanlar ( Günce - Sin) |
| Ziyaretçi Sin |
| Anke Sin |
| Ulaşım Sal |
Giriş Formu
Arama
istatistikler
Üyeler: 141Haberler: 113
Linkler: 0
Ziyaretçi: 32434
| Üzümler ve Sayıklamalar | E-Posta |
| Yazar Sinem Sal | |
| 03 02 2010 | |
|
Bilet kuyruğunda bekliyorum. Önümde, gece büyük ihtimalle turşu yemiş, saçlarını da taş sabunla iyi durulamadan yıkamış bir adam duruyor. Arkamdaki kadın telefonla konuşuyor. Kocasının banyoya döktüğü kıllardan ve üst komşusunun yatak seslerinden rahatsızmış. En iyi ihtimalle aynı sıkıntıyı paylaşan bir başka kadın arkadaşına dakikalarca bunları anlatıyor. Arada küfür ediyor. Sıranın bana gelmesi için yaklaşık altı tane daha kafa beklemem gerekiyor. Daha öndekileri göremiyorum. Yanıma bir çocuk geliyor. Kahverengi pantolonu ve yeşil gömleği var. İçinde ne yazdığını bilmediği birkaç gazeteyi koltuğunun altına sıkıştırmış satıyor. Yüzüne bakmadan almayacağımı söylüyorum. Gidiyor. Başımı kaldırıyorum. Başı örtülü bir kadın aşağıya düşecek gibi cam siliyor. Pencerenin bütün tozunu ve kirini sokağa döküyor. Temizlik böyle bir şey. Pislik ve kir temizlenmez. En fazla yer değiştirir. (Evet, boşluklar gibi.) Kadın camı silmek istemiyor. Geceleri sevişmek de istemiyor olabilir. Hatta bana kalırsa kocası tuzluğu istediğinde eğilip uzatmak bile istemiyor. Beş kafa… Bir adım daha ilerliyorum. Midem bulanıyor. Kalabalık sayılmayacak bir cadde görünüyor şimdi geldiğim noktadan. Yol ileride ikiye ayrılıyor. Yolun ayrıldığı yerde bir tabela var. Sokakların isminin olması hep tuhafıma gitmiştir. Sokaklar insanlar gibi değil çünkü. Öyle olsa adını çağırdığınızda gelmesi gerekirdi. Ama hiçbir yol size gelmez. Hatta hiçbir yol gitmez de. (Bu yol nereye gider? Kalır.)Yine de bildiğim her sokağın ismi var. İleride yeni bir bina inşa ediyorlar. Koca bir çukur açılmış. Binaların temelini o evlerde yaşayacak olan insanlardan bir başkası atıyor. Evler, duvarlara asılan tablolar, masaların üstüne buruşturularak atılan örtüler, koltukların üstüne serilen ve misafir gelince kaldırılan çarşaflar, duvardan duvara gerilen ipin üstüne asılan çamaşırlar o kadar da bir anlam taşımıyor. Ben buna daha çok önem veriyorum sanırım. Nerede doğduğundan ve kimin doğurduğundan çok şimdi nerede olduğu ve düşüncelerinde nasıl olduğu daha çok umurumda. Çünkü kişinin aslını veren düşüncelerinde yarattığı kendisidir. Öteki türlü, bu dünya üstünde en azından, toplu yaşıyoruz. Hemen hemen hiç kimse tek başına bir hayat sürmüyor. Hatta bana kalırsa topluca toplu mezarlara gömülebiliriz. Neden olmasın? Herkes gitmek istiyor. Bu günlerde ve dünlerde herkes hep gitmek istiyor. Önümde turşu kokusuyla duran adam, camdan aşağıya düştü düşecek bir saksı gibi duran kadın, kendilerinin içinde oturmayacağı binayı inşa eden işçiler, arkamda dakikalardır kocasından şikâyet eden kadın, kendisinin okumadığı gazeteleri satan çocuk… Herkes. Herkes. Ben bütün gücümü odanın içinde bazı cümlelerini sesli sesli okuduğum yazarlardan alıyorum. Hepsi benden çok önce benim şimdi yaşadıklarımı yaşayıp tüketmiş ve gitmiş. Yeşil atkısıyla önümde dikilen uzun boylu bir adam hayal ediyorum. Şöyle diyor bana: - Hepimiz gidilecek yerlerin çok yakınındayız. Üzüm bağlarımız var; ama şarap yapmayı bilmiyoruz. Yemeye kalksak sarhoş da olamıyoruz. Vazgeçtik çoktan. Çoktan vazgeçtik biz bu dünyayı yaşanabilir bir yer hâline getirmekten. Çünkü hepimiz kendi zihnimizi bir başka ete kurban ettik. Böyledir bu işler bu dünya üstünde. - Ben burada uyuyacağım. Adam ceplerindeki salkım çöplerini taşıyarak uzaklaşıyor. Görmemiş gibi yapıyorum ellerindeki çizikleri. Gülümsüyorum. Dört kafa… İlerideki sokağın ucunda bir ev var. Gündüz olmasına rağmen içinde ışık yanıyor. Belki geceden kalmadır. Unutmuşlardır ya da evde yaşayanlardan zayıf olanı acele bir şekilde sokağa atmıştır kendisini. Belki onun da annesi ölmüştür. Hatta kız kardeşleri de. Gecenin bir yarısı telefon almıştır. Gece çalan telefonları o da sevmiyordur, herkes gibi. Çünkü gece çalan telefonlar ölüm haberi taşır. Telefonu açmadan evden çıkmış kendini en yakın bara atmış ve sabaha kadar içmiştir. Çocukken yapardım bunu. En sevdiğim insanların ölüm günlerini düşünür saatlerce, yüzüm bir narınki kadar kızarana dek ağlardım. Adama dönecek olursam. Belki evden çıkarken cebinden anahtarı düşürmüştür. Sonra da bir başkasında uyumak zorunda kalmıştır. Bir kadın arkadaşında mesela. Tüm gece yan odada yarı çıplak uyuyan o kadınla birlikte olmayı düşünmüştür aslında. Yine de yapmamıştır. Çünkü gidilecek yerleri olmalı insanın. Yani sinirlendiğinde, yalnız kaldığında. Acil durumlarda değil. Bunların hiçbiri acil değil aslına bakarsanız. Evin ışığı birden sönüyor. Hakkında konuştuğumu anlamış olmalı. Ya da… Ya da bilir misiniz uydurmak ve yaratmak bazen aynı şeydir. Tanrının uydurduğu bizler gibi yani, kimine göre yarattığı, her neyse. Üç kafa… Birden içimi bir sıkıntı basıyor. Hücrelerimden kendime yer açmaya çalışıyorum. Odanın içinde eşyalardan yer kalmıyor insanlara. Eşyaların odası mı insanın odası mı belli değil.Dünya gibi yani. Maddelerden, eşyalardan ve taşlardan yaşayacak yer kalmıyor insana. Yanıma bir çiçekçi yaklaşıyor. Kendisinin koklamadığı çiçekleri burnuma dayıyor. Kafamı çeviriyorum. Sol tarafta bir bakkal var. İçinde kırmızı ceketli, kumral, dağınık saçlı bir kadın. Yüzünü göremiyorum.Bu yüzden istediğim gibi çiziyorum. İnce ve kararlı, sert dudakları var mesela. İnce dudaklı kadınları seviyorum. Çünkü öpüşürken daha sıkı tutunabiliyorlar ötekilerin ağızlarına. Bakkalla arasında kısa bir konuşma geçiyor. - Soğuktan donmak üzere olan insanlar gibiyim. Onların organları kurtulmaya yakınken sıvılaşmaya başlar. Yani dışı, vursan çatlayacak olan insanların içi akışkandır. Kendimi sık sık bir dağın zirvesinde buluyorum. Uykularımda. Orası buradan çok daha rahat. Üstelik donmak üzere olan insanlar acıkmıyor da. Bu iyi bir şey.
Aslında kadın bunlardan habersiz. İnsanlar yürüyen pergellere benziyor. Hiçbir şey çizmeyi beceremeden koşturup duruyorlar tüm gün. Yine de herkes, hep olduğu gibi gitmek istiyor. Gidiyorlar da. Her gün gittikleri yerlere gidiyorlar. Her gün geri döneceklerini bilerek.
İki kafa…
Gazete satan çocuk tekrar geliyor. Turşu ve sabun kokan adama ucu ıslanmış gazetelerinden birini sonunda satıyor. Adam bundan dört dakika önce almayı reddettiği gazeteyi alıyor. Orta yerinden açıp yere seriyor ve üstüne oturuyor. Gülüyorum. Kitapları pencereleri açık tutmak için kullanıyorlar. Benim ülkemde böyle ne yazık ki. Her gazete sayfası perdelerin aşağı inmesini önlemek için kornişlere sıkıştırılan durak noktası oluyor sonunda.
Bir kafa…
Yağmur başlıyor.Kulağımda Michal Jacazsek, Lament’i söylüyor. Eve gidip yazmak, yazmak ve yazmak istiyorum. Bana göre yaşamaktan daha büyük cesaret gerektiriyor. Çünkü yazılar, yorumlar yumağıdır. İnsanlar istediği gibi açıyor onları. Yeşil gömlekli adam yeniden karşıma dikiliyor:
- Emin misin? - Adres bilmiyor olmam beni rahatlatıyor. İçimdeki sıkıntı böylelikle kayboluyor. Gitmekten söz ediyorum ya sana hep. İnsanlar bildiği yerlere gitmek istemez ki. Çünkü bilmemek sana uydurma gibi bir fırsatı sunuyor. Ben hâlâ yeşil ve uzak bir ülkenin varlığına inanıyorum, en azından yol aldığım sürece. Durmak: kabullenmek ve onun bir parçası hâline gelmektir. Anne karnındaki bebeğin kadının parçası olması gibi. Bilirsin cenin dışarı çıkmazsa ne o kadın anne olur,ne de kendisi insan. Gitmek, tam da böyledir işte.Yani doğmak. Bin kafa… Kendimle aramda…Kendimle aramda hep binlerce insan…Hep. Hep binlerce düşünce… İncir gibi yani. Ve bu gerçeğin farkına ancak içini açtığında varman gibi. Karnıma dokunuyorum. Kımıldıyor. - İki bilet. - Tek kişisiniz. - Yarın değil. Karnıma dokunuyorum.Tenim gergin. Birazdan buradan uzaklaşan trenlere el sallayacağız. Gitmek… Gitmek öncesinde uzun zaman konaklamayı gerektirir. Öteki türlü gitmek, gitmek olmaz. Yürümektir o. Aradan zaman geçiyor. Eğer öteki gün iki kişilik bilet alabilme cesaretini gösterebilseydim, Masal dünya üzerindeki yaşının ikincisini kutlayacaktı şimdi. O gün herkesin kendisine sarılacak ve gittiğinde araması için tembih edecek birileri vardı.Herkesin hep birileri vardı. Birileri…Onları merak eden birileri…Onları seven birileri…Sabahları kahvaltı ettikleri birileri…Geceleri bağdaş kurup sabahı beşine kadar sohbet ettiği birileri… Yine de…Bu üzüm bağını şarap fıçılarına döndürmenin hayali şimdilik doyuruyor beni. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
