Kategoriler
| İlk Sin |
| Biyografi |
| Eti Zihne Dönüştürenler (Şiir-Sin) |
| Biri-kim?(Deneme- Sin) |
| Bellekten Kesitler(Hikaye- Sin) |
| Dökülenler ve Saçılanlar ( Günce - Sin) |
| Ziyaretçi Sin |
| Anke Sin |
| Ulaşım Sal |
Giriş Formu
Arama
istatistikler
Üyeler: 141Haberler: 113
Linkler: 0
Ziyaretçi: 32433
| Çekirdek | E-Posta |
| Yazar Sinem Sal | |
| 26 08 2008 | |
|
Dilimi ısırdım ve sustum. Eğer beynin kavrayabileceğinden daha fazla şeyi yükleniyorsa , çökmesi kaçınılmazdı. Ve sen ne kadar çabalarsan çabala zaman zaman anlamlandıramadığın birçok şey olacaktı. Susmak için dilini ısıran biri muhtemelen ağzından sarsıcı bir çığlık kaçıracaktı. Dişinizin dilinizi ısırmasına rağmen, bunu ilk fark eden beyniniz olacaktı. Kim bilir belki de en tepeden her şeyi denetliyordu. Ve sonrasında "acı çekiyorsun" diyordu. Siz de inanıyordunuz. Susmak adına ısırdığınız dilinizin yandığını ve o pembe , kalın ete bir şeylerin battığını hissediyordunuz. Çığlık... Susmak isterken, bazen daha büyük bir gürültü koparabiliyordunuz. Dudaklar bazen bir barajın önünü kapatan tahtalar gibidir, zamansız kaldırılırsa tüm birikiminizi akıtırsınız. Fayda mıdır dersin? Ben bundan seli anlarım, felaketi.
Sanırım yaşam buna benzer bir oyun oynuyordu bizimle. Birilerini hayatımızın en tepe yerine yerleştiriyorduk biz. Geniş bir caddede top oynayan oğlunu balkon katından izleyen anne gibi dikiyorduk onları tepemize. Bir araba çarpacak oluyorsa, canınız daha yanmadan önce o tepeye yerleştirdikleriniz çığlığı basıyordu. Ne o, canın mı yandı, bir yerin mi kanadı? diye soramadan size olan oluyordu. Bizse bu manzaradan o kişilerin de canının acıdığını düşünüyorduk. Ne büyük yanılgı. Acıyan yer , bu durumdan ilk haberdar olan beyniniz değildir, pembe dilinizdir. Acıyı ilk hissedense hiçbir zaman balkonda sizi kollaması için diktiğiniz anneniz değil, etten kemikten olan dizinizdir. Paylaşmakla yaşamak arasında tek fark vardı: paylaştığın zaman ya çekirdeği ikiye bölüyordun ya da tamamen bir tarafta bırakıyordun. Şöyle ki , birisi bir şeftaliyi kesiyordu ortadan ikiye. Acı suyu vardır çekirdeğinin, onu sarmış olan tatlıya inat gibi. Yarısını sen emiyordun diğer yarısını o. Eğer şansın yoksa bu paylaşımda çekirdiğin tamamı sana kalıyordu. İnsan bu gibi durumlarda tadını almak istemediğinden yutuyordu çekirdeği. Tadını almıyordu ; ama boğazını acıtıyordu. Yaşamaya gelince... Bu defa yemiyordun. O meyvenin kendisi oluyordun. Olgunlaşmış kısmı da sende, çekirdeği de, kabuğu da. Ve dişleniyordun önce. Kabuğun dişlenirken , çekirdeğin hissediyordu bunu. Sonra kemirilmeye başlıyordun. Yavaş yavaş küçülüyordun. Çekirdek kalıyordu geriye, acıyı emen yanın, hani merkez dediğin, hani sana göre her şeyi ilk hisseden yanın, hani en kıymetlisi organlarının. Yaşamak buydu sanırım. Sevdiğin zaman paylaşıyordun, oysa yaşadığını sadece sevildiğinde anlıyordun. Isırıldığında, tadına varıldığında, giderek küçülmene rağmen beğenilmenin verdiği hazda ve sonunda çekirdeğinin kalmasında. Biz çekirdeği ne çok giydirmişiz meğer, soyulan kabuğumuzken. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

Yorumla
2008-08-2613:22:20 sonra üzerindeki meyven bitince, içinde sadece acı suyu kaldıktan hemen sonra meyveye aç ama bilmeyen biri daha gelip bana bu kaldı deyip nasipleniyordu ya seni.. emiyordu acı suyunu.. sonra onun içinde yeni bir meyve yeşermesi sayende belki daha sonra onun da çekirdek suyundan birilerini emeceğini bile bile.. hep kırıyoruz biz olmayanı istesekte istemesekte.. paylaşmayı bilmiyor kimse ki bizde paylaştıramıyoruz zaten meyvemizi..