yol: İlk Sin arrow Bellekten Kesitler(Hikaye- Sin) arrow Çocukluk Hayalinin Gerçekleşmemesi Üstüne Bir Dua
Çocukluk Hayalinin Gerçekleşmemesi Üstüne Bir Dua  E-Posta
Yazar Sinem Sal   
01 09 2008
      Yolculukları severdim hep. Üniversite yıllarımdan kalma bir alışkanlık olsa. O zamanlar her yolculuk "Öğrenci misiniz?" sorusuyla başlardı. Bir de otobüsler, vapurlar ve trenler, yani hareket halinde olan tüm taşıtlar, bana her şeyi ardımda bıraktığım hissini veriyorlardı. Kıpırtısız, donuk gözlerle cama yaslanıyordum. Camın her kırmızı ışıkta titreşmesi beyin hücrelerimin itişmesi gibiydi. Dudaklarıma az önce öpülmüşler gibi bir ifade yerleştirirdim, kim bilir belki de yol boyu titreşen hayallerimin  beynimden aşağı doğru sarktığında aldığı haldi dudak kenarındaki çizgilerim.
Yanımda yaşlı bir kadın oturuyor. Dizlerinin dibine mavi büyükçe bir çanta yerleştirmiş , ara ara evde hazırladığı ekmek arasını tıkıştırıyor ağzına. Arka koltukta bir bebek ağlaması... Muhtemelen annesi , bebekten daha rahatsız o anda; ama o ağlamıyor. Tekrar cama doğru dönüyorum. Yol şeritleri... Onları hep kendime benzetmişimdir. Birbirinden bu denli ayrı dizilmiş ve  birbiriyle bu denli aynı anlamı taşıyan , beyaz yol şeritleri... Bazıları üstünde siyaha yakın izler taşırdı. Kendilerinden tamamen bağımsız insanların yaptığı kazaların izleri...

    Yanımdaki kadın şimdi uykuya dalmış. Eli hafifçe dizlerime değiyor. Derisi annemin doğum sonrası sahip olduğu karın çatlaklarıyla dolu. Bir zamanlar öpüldüğünü düşünüyorum bu parmaların , içim burkuluyor. Hayat dar bir çember gibiydi. Otuz yaşına kadar üç tur attığın çemberde , dördüncü turuna geçtiğin vakit anlıyordun oyunun sırrını. O vakte kadar hep koştura koştura sürmüştün zamanını oysa. İnsanları geçip ardında bıraktıkça kazanacağını sanmıştın ; oysa dördüncü turda açık ve netti artık. Ağır ağır atıyordun adımlarını. Otuz sene boyunca rüzgar olduğun çemberde kök salıp ağaç olasın geliyordu. Keşke diyordun, koşmasaymışım. Ne içinmiş bu acele, bu "hiçbir şey hazır değil " halleri? Keşke diyordun, ağaç olsaymışım , rüzgar olup birilerinin ardına katılacağıma. Keşke ağaç olsaymışım da görüp sığınmak isteyen dinlenseymiş gövdemde. Oysa görüyordun şimdi, rüzgar oldun diye, hangi yanlış saçlara dolandın...

    Çocukluğumun öğle uykuları gibi huzurlu bir vakit daha yaşamadım. Ben hep, o bildiğin, kırılgan gülüşlü, bugün oturup dününe ağlayan, yarın da muhtemelen bugün için sızlanacak kadınlardandım.

    Yolculukları severdim hep. Dar sokaklardan geçmeyi, birbiri ardına koşuşan zayıf ve üstü başı asfalt kokan, peynir ve salatalık kokan çocukları bir anlık fotoğraf gibi görmeyi severdim. Bana sahilde düştüğüm bir günü hatırlatırlardı, bakıp bakıp ağladığım yara kabuğunu. İnsan kendisine acırdı, acıyorken canı. Bir oyun tutturmuştum o zamanlar kendime. En sevdiklerimin ölümünü hayal eder ve ağlardım. O vakit anladım ki, birilerinin varlığını hissetmek istiyorsanız , önce yokluğunu bilecektiniz. Bir şeyin ne kadar alan kapladığını da ancak onu yerinden kaldırdığınızda görüyordunuz. Annem bazen salonumuzdaki büyük koltuğun yerini değiştirirdi ve arkasından açılan boşluğa iki sandalye bir de sehpa koyardı. Evet, bazı insanlar da böyleydi işte. Tek başlarına hakim oldukları yerden onları kaldırıp attığınızda, arkalarından açılan boşluğu doldurmak için birkaç şeye birden ihtiyaç duyuyordunuz. Üstelik ben o sandalyelerde bir kere bile uzanıp uyuyamadım.

    Eve varmama birkaç saat kalmıştı. Aldığım ilaçların etkisinden olsa gerek duygularımı hissedemiyordum. Bu ilaçlar insanı mekanik bir şey haline getiriyor. En değerli hissini kazıyor. Sadece size acı veren şeylerden kurtulmak isterken, tüm hislerinizden soyunuyordunuz. Çırılçıplak bırakıyordu bu ilaçlar sizi. Ne renkli kazaklarınız ne de siyah eteğiniz kalıyordu üstünüzde.

    Çocukken oynadığım oyun gerçek mi oldu ne? Böyle hayal etmezdim oysa annemin cenazesini. Bu kadar sakin ve sessiz bir gidişi düşünmemiştim hiç. Hani  bir eş, torunları, çocukluğumun oyun arkadaşları ve eski sevgililerimin de olmasını beklerdim yanımda. İnsanın kendi annesinin cenazesine gideceğini bilerek otobüsten bilet alması garip bir histi.

    Doğduğun bahçenin çöl olması gibi bir şeydi bu. Ana rahmindeki gibi korunaklı bir yer daha görmediğinden hep o bahçeyi özleyeceksin derlerdi bana. Oysa ben ana rahminden düştüğüm andan itibaren kendime korunaklı bir yer aramaya başlamıştım. İşler, adamlar ve yabancılar... Aradan geçen elli senede gördüm ki: hayatta olup olabileceğin en güvenli yer geldiğin yerdi. Yerlisi olduğun tek yer... Geri kalan her mekan göçebe çadırı.

    Şimdi kurumuştur ana rahmi ve bir zaman sonra senin o  doğduğun bahçede gerçek çiçekler açacak. Ve sen ilk kez nefret edeceksin sarı frezyalardan.
    Dışarıya bakıyorum. Geceler neden koyu mavi değil? Yoksa ölüler geceleri mi hayatını sürer? Öyle ya, eğer görebilseydik, nasıl özlerdik...

    Yolculukları severdim hep. Bugün değil.
 

Yorumla  

  1. #1 T
    2008-09-0220:21:25 bazen düşünmek yetmeyebiliyor insan hayatına..
    düşünmenin getirdiği gereklilikler ve sorumluluklar insanın içinde daha da büyüyebiliyor.
    sonra insan kaldıramayacağını anladığında da iki seçenek kalıyor önünde..
    ya kaçacak yada yükleriyle yaşamayı öğrenecek.. aslında dünyanın kaderini belirleyen şeyler de bu ikisiyle oldukça bağlantılı..
    ülkelerde iç savaşlar oluyor. bu iç savaşları oluşturanlar yeni dünya düzeninin parçası olan şeyleri elbette elde ediyorlar.
    işte ülkeler gibiyiz bizde.. sınırlarımız var, bayraklarımız var, iç çatışmalarımız var.. inançlarımız var bir sürü, kendi içlerinde
    mezheplere bölünen.. kimi sınırları zorlandığında topla tüfekle savaşıyor, kimi de sınır ihlallerine göz yumuyor..
    işte hangisini yapmalı insan hiçbirşeyi bilmiyor.. izin vermeli mi yoksa savaşmalı mı? doğrusu nedir bunun dendiğinde elbette ki doğru
    hiç bir sorunun cevabı olmuyor..
    kesin kurallar üzerine kurulu dünyanın yaratıcısının esnek canlılar üretmesi bunun sebebi. oyun içinde oyun yani..
    bazen bazılarının bazı şeylerinin cevabı "bazen" olur.. ama o bazen kaosun ta kendisidir. çünkü kaos'un evrimini tamamlamamış halidir belirsizlik.. yine de bazen "bazen" demek mutlu ediyor işte insanı..
    yine de cenazeler bu oyunun bir sonu.. özellikle kendi parçandan toprağa parçalar aktarmak zorunda kalıyorsan..artık ötesi tanrıyı ilgilendiriyor.. sonu yok bu gidişlerin "yolculuğu sevmeye devam etmek"ten başka..
  2. #2 nedim ozan tekin
    2008-09-1621:46:34 cok mukemmel bir benzetme,cok begendim:
    'Yol şeritleri… Onları hep kendime benzetmişimdir. Birbirinden bu denli ayrı dizilmiş ve birbiriyle bu denli aynı anlamı taşıyan , beyaz yol şeritleri… Bazıları üstünde siyaha yakın izler taşırdı. Kendilerinden tamamen bağımsız insanların yaptığı kazaların izleri…'
  3. #3 sertaç
    2008-12-0301:23:04 eline sağlık bayıldım bende uyutmican beni :)

Yorum ekle

Kalın Italik Altı çizgili Striked Bağlantı Resim Liste Alıntı


< Önceki   Sonraki >

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Arama

istatistikler

Üyeler: 150
Haberler: 116
Linkler: 0
Ziyaretçi: 35405

[+]
  • Decrease font size
  • Default font size
  • Increase font size