Önüm Arkam Sağım Solum Sanat!

İlk Sin

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Arama

istatistikler

Üyeler: 64
Haberler: 57
Linkler: 0
Ziyaretçi: 3671
Göçebe Terkler  E-Posta
Yazar Sinem Sal   
06 08 2008
 

Sabaha kadar ıslanacak teni var bu sokakların. Ayaklarımın altına dünyanın dili serilmiş. Bense üstünde geziniyorum.  Taze frezya kokuları geliyor damına geceden kalma soğuklar inmiş evlerin pencerelerinden.

Arun ellerimi tutmuş. Mor çantamı da koltuk altına sıkıştırmış öyle yürüyor yolda. Üç senedir hayatımdaydı ve ben onun olmadığı her saati diğer saatler göre daha ağır akışkanlı geçiriyordum. Onunla geçen saatlerse kendini tartışmanın baş ağrısına hapsetmiş dakikalardı. Hiçbir konuda uzlaşamamakla birlikte monologlar tüketiyorduk karşılıklı.

Tipik kadın ve erkek bakış açısı farklarını yaşıyorduk aslında. O suyu gördüğünde en fazla dilini, damağını ve midesini hatırlıyordu bir de en fazla suyun pet şişe ve damacana hallerini… Benim aklıma ise nefes geliyordu, nefesin kesilmesi ve boğulma anı… Belki de arınma ve uzaklardan gelen yankılı bir çığlıkla kutsanan bebeğin pembe eti…

İsimsiz bir ilişkimiz vardı onunla. İsmi olanları da görmüştüm o yüzden pek de şikayetçi değildim bu durumdan. Zincirine hayran kalan bir köpek gibi bağlıydık birbirimize. Özgürlüklerimizi kısıtlayan ve boynumuzda pas lekesi bırakan zincirlerine aşık olan iki köpek gibi.

Zayıf bedeninin altında koruyucu bir iç güdü yatıyordu. Kendimi daha savunmasız ve anne karnında gibi büzüşük gördüğüm zamanları sevdiğim gibi uzanıyordum kollarına çoğu zaman. Bugün de öyle oldu. Boşandığım eşim Turgay çocukların velayetini almayı başarmıştı sonunda. Bense sanırım hemen her şeyi yitirme noktasında kolumun tekinden hala beni çekiştiren Arun dışında kalan yalnızlığımla ağlıyordum.  Üstelik davayı kaybetmeme sebep olan alkolü alacak param bile kalmamıştı.

 

-          Kendini toparlaman gerek biliyorsun. İşlerine yoğunlaşmasın yeniden. İstersen bir iki ay içerisinde dükkanı eski haline getirebiliriz bile. Yine çiçeklerinle kalmak iyi gelir sana. Ama önce şu tedaviye başlamalısın.

-          Arun bana acınacak bir şeymişim gibi davranma. Bir sepeti içinde bir yumurta kırıldaysa diğerlerine de akar bulaştırır yapışkan sıvısını. Ve şimdi benim durup bir şeyleri temizleyecek ne vaktim ne de isteğim var.

 

Gözlerime bakıp susuyor. “Yine her şeyin dikine gidiyorsun ve sonunda kendine batıracaksın her şeyi” diyor susarken. Ona “ kendimi acının koynunda daha güvende hissediyorum. Çünkü eğer bir kez onun içine girdiysen artık nereden gelecek diye fır dönmüyorsun etrafta” diyemiyorum.

 

-          Sahibinin elini kaçırmış bir uçurtma gibiyim Arun. Yalpalanıp takılacağım bir dal arıyorum sanki. Dinlenmemi dersin yoksa uçurtmanın yaşama hali uçmakta bu durma bir ölme hali midir? Bilemem. Bildiğim şey ipin ucunu kaçırdı bir el ve yükseldim.

 

-          Kendine mutsuzluğun için tonlarca sebep üretebilen bir kadının kendi huzuruna karşı nasıl bu kadar kayıtsız kaldığını anlayamıyorum doğrusu. Yani aklım almıyor. Bir kez düşünsen seni tüm bu noktaya getiren şeyin hep irdeleyen yanın olduğunu anlardın. Tek şeye odaklanıp çift görmeye başlıyorsun. Sonra karşıma geçip hiçbir şeyi büyütmediğinden bahsediyorsun Beril. Gölgeye bakmak yerine nesneye baksan gerçek boyutlarıyla karşı karşıya geleceksin etrafındakilerinin ama inatçısın. Yıpratacağını bile bile bu devam ediyorsun. Hiçbir şeyden emin olmama halin. Çocuklarına bu kadar bağımlıyken onları terk edip tek ve yalnız bir hayat sürmek adına geldiğin bu şehir , öncesinde defalarca aldattığın eşin ve şimdi hepsi için, yani tüm bu vazgeçtiklerin için oturup ağlaman… Bunlar senin ruhunun kendini acıtma isteği değilde ne, söyler misin bana?  Sürekli bir şeyleri terk edip sürekli bir şeyleri özleyemezsin. Çünkü ya aradığın bir şey yok ya da amacın zaten bulmak değil, sadece aramak. O zaman yorulmaktan yakınmayacaksın.

 

Söylediklerine çok fazla kafa yormuyordum aslında. Sadece belki de haklıydı. Annesine pazardan, çok istediği arabayı aldırıp ikinci gün tekerleğini çıkaran ve bir yenisini aldıran çocuktan farksızdı hayatın yanında duruşum. Eline gelip geçenleri kırıp döken ve bir sonraki gün bir yenisinin geleceğinden zerre şüphe duymayan ısrarcı çocuk… Kaybedeceği hiçbir şeyi yokmuşçasına istekleri bitmeyen bir erkek çocuğunun kavgadaki cesareti yoktu ama bende. Kaplumbağanın başını kabuğuna sokuşu gibi dingin bir kabullenişti tüm ağlamalarımın sonu. Eğer çok istediğiniz bir şey olmuyorsa ve siz artık onu istemeyi kesmişseniz hayat elinize oyalanacak bir şeyler vermiş demekti. Ve siz bu yalana ya da oyuna ya da gidişata üstünden otuz dokuz senede geçse kanıyordunuz.

 

Evet, kanıyordum.

 

Her şeyini arkanda bırakacak gücü içinde hissettiğin gün düşünmen gereken bir şey olduğunu geç fark etmiştim. Arkanda bırakacakların orada tek başlarına kalabilecek kadar zayıf mıydı yoksa seni çekebilecek kadar güçlü mü?

 

Turgay’ı ilk gördüğümde bir an önce onunla evlenip çocuk yapmak istemiştim. Bunu gerçekleştirmek için ailemi ardımda bırakmam gerekmişti. Bıraktım. Üniversite yıllarım hayatımın geri kalanını adayabileceğimi düşündüğüm bir bölümde geçti gazeticilik okuyordum ve bunun için de on dört senedir hayatımın gerisinde bıraktığım yıllarını dolduran piyano eğitimimi yarıda bıraktım. Evlendim. Hayal edebileceğimin üstünde iki tane çocuk doğurdum.  Duru’nun doğumunda Turgay ellerimi tutuyordu. Ama ben geride bıraktığım annemin pembe, ki artık muhtemel en solgun bir sarı rengindeydi, parmaklarının alnımda gezinmesini özledim. Bir sene sonra tekrar çalışmaya başladım. Her gün köşe yazıları ve okunacak haberler arasında başımı ve beynimi dinlendirmek adına dinlediğim her parçada müziğe söz geçirebildiğim seneleri özledim.

 

Hiç sebepsiz her şeyi terk edişim ve bu küçük şehirde kendime açtığım çiçekçi dükkanında yeni bir hayata başlayışımla birlikte geride bıraktığım yaşlarımı özlemeye başladım. Kaldırımdan düştüğüm yılları, saç örgümü beğenmeyip ağlayarak bozduğum dağılan saçlarımı gördüğümde daha çirkin olduğumu anlayınca daha da ağladığım günleri özledim.  İnsan terk etmeye bir kez alıştı mı hiçbir yerde duramıyordu işte. Göçebe mutluluklar yaşıyordum ben zamansız girdiğim her çatı altında. Yağmurdan sakınmaya çalışan ince gömlekli kadınlar gibiydim, insanlar paltolar içinde yürürken.

 

Arun ellerimi bırakmıştı. Onun karşısında ağlamaktan çekinmiyordum. Sarıldı. İçimde belirsiz bir his vardı. Güven duygusunu ve terk ettiklerimin diken kanırtısını birden hissettiriyordu bana onun sarılması.

 

Boynunun kıvrımına başımı yasladım. Karşımızdan kızıl saçlarını rüzgara karşı durdurmaya çalışarak bir kız geçiyordu. Gülümsedi. “Yerinde olmayı öyle isterdim ki…” diyemedim. Çünkü yerinde olmuştum.

 

Biz insanlar üstünde olduğumuz basamağı terk etmeye yükselmek diyorduk. Tepeden bakınca neydi ki manzara.Kim biliyordu? Neyi görmek adınaydı bunca yorgunlukla tırmandığımız basamakları terk etmek?

 

Hepimiz sona doğru koşmanın yarışını veriyorduk. Bundandı koşuşturmalarımız. Ve evet… Terk etmek, varmaktan daha büyük haz veriyordu. Çünkü kopuş vardı orda. Kopuş sırasında uçmak… Oysa varmak demek yorulmakla birdi.

 

Ve hayat terk ettiklerinden çok vardıklarınla ilgileniyordu.

 

Yorumla  

  1. #1 Kaan Özer`
    2008-08-2615:57:11 Kendi sinemasında hayatın bir çok replikasyonlarını çözemediği için kendine kızan, olduğuyla değil olacağıyla ilgilenen bir anlayışın dayanılmaz hazzı, ama bildik,
    ama karmaşık
    ama kaba bir tasniflemesiydi okuyup dahi anlamak istemediklerimiz!?
    Terk ettiklerimizi vardıklarımızdan ayıran yolun farkında mıyız? Hayatı Hollywood zannedip, bir kaç perdede tükettiğimiz değerler, yine her film arasında ve akıl odacıklarımızdan cesaretini toplayıp dilimizle tüm olasılıkları tekmeleyen dayatmacı hallerimizle çarpışınca,
    kendimizi aynadan seyretmeye korkuyoruz.
    Evet o biziz, dekorsuz, kostümsüz ve çok tanıdık…

Yorum ekle

Kalın Italik Altı çizgili Striked Bağlantı Resim Liste Alıntı


< Önceki   Sonraki >