Önüm Arkam Sağım Solum Sanat!

İlk Sin

Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Arama

istatistikler

Üyeler: 64
Haberler: 57
Linkler: 0
Ziyaretçi: 3668
Hissiz Ayaklar ve Taş Plaklar  E-Posta
Yazar Sinem Sal   
23 08 2008
Ellerimi pencerenin kenarındaki boşluğa dayadım. Camdan sızan yağmurun içeri akmasını engellemek ve cam kenarında biriktirmek amacıyla açılmış olan oyukta biriken suya parmak uçlarımı değdiriyordum. Dünyanın en büyük şehirlerinden birinde kucağında taş plaklar, sağa sola gramofon tamircisi soran bir kadın gibiydim. Tırnaklarımdaki ojelerin uç kısmı silinmiş. Yarısı vişne reçeline batırılmış ekmekler gibi duruyordu ellerim şimdi      Sol elimin bir parmağında kemermişcesine bir beyazlık sırıtyor. Ayrılığınızın arkasından çıkarılan bir yüzük sadece kendi iç dünyanızda değil teninizde iz bırakıyordu. İş yerine gittiğinizde insanlar yeniden sol elinize bakıyordu. Bir altın halka boşluğu arıyordu onlarda ince parmağınızda. Kimsenin yalamaya kolay kolay yanaşmayacağı bir altın halka yarası açılıyordu sol elinizde. Ben yaralarına dikiş atmaktansa yalayıp diline bulaştıran bir kadın oldum. Yutkunmayı çok küçükken öğrendim. Bir keresinde komşumuzun erkek çocuğu beni kapının arkasına işetmişti. Annem gelip kızdığında tek bir şey söyleyememiştim. " Ama anne biz oyun oynuyorduk ve orası bizim tuvaletimizdi. Bak senin konsolunu da ocak yapmıştım ona kızmıyorsun ama." diyememiştim. Yutkunma... İşte ben o gün, hata yaptığımda açıklama yapmak yerine boğazımdan yukarı doğru tırmanan tüm kelimeleri mideme indirmeyi öğrendim.

    Masanın üstünde düzeltilmeyi bekleyen bir yığın yazı duruyordu. Bense bir çocukluk hayalinin gerçekleşmiş olmasının verdiği şımarıklıkla tüm işlerime burun kıvırıyor, arayan kimsenin telefonunu yanıtlamıyordum. Sanırım hayatta bize verilen rolleri en iyi şekilde oynamaya çalışan oyunculardık. Bebekliğinizden beri böyleydir. Dünyaya gelişinizde ağlıyorsunuz, alışkın olduğunuz bir dünyadan kopuyorsunuz diye, cenazelerde ağlıyorsunuz alışkın olduğunuz insanlar yanınızdan kopuyor diye, eminim kendi cenazenizi görseniz yine ağlarsınız,"artık" alışkın olduğunuz bir dünyadan kopuyorsunuz diye. Aslında bazen hissetmediklerimizi tepki olarak veriyorduk, sırf öyle alışılmış diye.

    Bende kocasından boşanmış bir kadın gibi davranıyordum işte. Bir pazar günü, arkamdaki masada yapılacak işler, mutfağımda yıkanacak kahve fincanları, telefonumda  günlerdir duran cevapsız aramalar, raflarımda ise silinmeyi bekleyen tozlar birikmişti. İnsanın böle bir yapısı vardı sanırım. Eğer topluma göre acı çekmeniz gereken zamanlar varsa acı çekmeliydiniz, sizin hislerinizin bir önemi yoktu. Kırk yaşınıza gelseniz de elli yaşında olsanız da iç güdüleriniz, aslında dış güdüleriniz demek isterdim çünkü içten değil dışarıdan geliyordu, sizi uyarıyordu. Tıpkı taziyeye giden ailenin çocuğuna orada gülmemesi gerektiğinin kırk defa söylenmesi gibi hayatta bunu yapıyordu size. Ya kırk yaşında kadınsın , çoluğun çocuğun var, genç kız gibi ne bu ağlamalar diyordu ya da kırk yaşında kadınsın bu ne umursamazlık böyle biraz olgun davran , kadın ol, kocandan boşandıysan eğer çoluğuna çocuğuna sahip çık, evinde geçir gecelerini diyordu. Sanırım ayrılıktan sonra alışmanızın zor olacağı bazı anlar oluyordu. Örneğin masada yemek yemiyordunuz, tepsinin üstündeki tek çeşit yemeğiniz size yetiyordu. Çarşaflarınızı daha nadir yıkıyor, kapıyı daha erken kilitliyor, vaktinizi doldurmak amacıyla eve bolca iş getiriyor; ama hiçbirini de yapmıyordunuz. Bir de eldivenlerinizi daha çok seviyordunuz; sol elinizdeki altın halka boşluğunu birilerinin görüp size sorular sormasından usanıyordunuz.

    Parmak uçlarım buruşmaya başlamıştı. İşte şimdi ellerim göz kenarlarıma benzemeye başladı. Penceremin altından bir kadeh içkiyle sarhoş olmuş genç kızlar geçiyordu. Tül perdemin arkasında durup saçlarına baktım hepsinin. Yirmi senelik takvim yaprağı yırtıldığında değişecekti her şey. Hepsi birer birer geçmeye başlayacaktı tül perdenin ardına. Hayat böyleydi. Kırkına kadar sokaklarda koşturan yavru kediler gibiydin, kırk yaşına geldiğin vakit sahipleniyordu birileri, kapısında uyuduğun, ve sen artık seninle aynı olan diğer yavru kedileri izliyordun tül perde ardından.

    Çocukken anne ve babalarının sadece yaşlandığında öleceğini sanan insanların büyüdüğünde bu düşüncelerinin hiç değişmediğini öğrendim. Büyük bir tarlanın ortasına bırakıldığımız günden itibaren dizlerimize kadar büyüyen her otu  orakla kesiyoruz. Oysa o bize ulaşmak isteyişinden büyütmüştür kendisini, biz bundan ayağımıza dolanmayı anlıyoruz. Budadıkça yanıyor mu canı bilinmez; ama budandıkça büyüyorlar besbelli.Ve siz içine salındığınız tarlada ilerlemeye çalışıyorsunuz. Ayağınıza her takılana engel gözüyle bakıp kesiyor ve yolunuza devam ediyorsunuz. Oysa ben yükseldim ve gördüm. Sonu yokmuş o tarlanın. Hayat en başından beri şunu demeye çalışmış bana: eğer büyümesine izin vereceksen kesme! Ve orada konakla!

     Penceremin altındaki on altılık gülüşmeler duruldu. Dilimdeki viski tadına tuz bastırmışım. Kulağımda bir ses: "Yesterday when i was young, the taste of life was sweet as rain upon my tongue".

    Şarkının sesi azalıyor. Kapıya doğru yaklaşan ayak seslerini duyuyorum. Ayak sesleri ensemde nefesti birazdan. Durdu.Hafif kıpırdanmaya başladım.  Parmak uçlarım su birikintisinden çekiliyor. Tül perdeden uzaklaştırılıp yatağıma taşınıyorum. Masamda okunmayı bekleyen yazılar birikmiyor artık. Yapacak işlerim artmıyor. Kahve fincanlarımın kirlenmesi en ufak bir şekilde alakadar etmiyor beni. Girdiği bunalım ardı felç olan bir kadınsanız hayatınızı hep o , son sağlam gününüzde hissettiğiniz gibi yaşıyordunuz. O son gün sizin geri kalan hayatınız oluyor. Tıpkı taş plak gibi. Bozulmuş bir taş plak gibi aynı şarkının aynı yerini dinleyip duruyorsunuz. Ve siz ne kadar isteseniz de ne gramafon tamircisini ne de aynı şarkının bir başka kaydını bulabiliyorsunuz.

    Sadece parmak uçlarınızdaki sinirler hareket halinde, durmadan koşturuyorlar tırnaklarınızda. Hani canınızın en çok acıyabileceği yeriniz. Öğretmeninizin cetvelle vurmayı en çok sevdiği yeriniz. İnsanın sadece parmak uçlarını hissetmesi, güzel bir kadının saçlarını tarayamaması, ağladığında gözyaşlarını silememesi demek oluyordu, hepsinden öte şu vardı bir de : parmak uçlarınız da , pencere kenarında biriken su da hep oradaydı; ama önceden siz tüm bedeninizi hissediyordunuz, baş ağrılarınız oluyordu, kalp ağrılarınız, baş dönmeleri ve mide bulantılarınız oluyordu. İşte bu yüzden sizin en hassas yerlerinizden biri olan parmak uçlarınızı daha az önemsiyordunuz.

    Beni terk ettiği gün iki şeyi öğrendim: birincisi, ayakların varsa mekan değiştirebilirsin. İkincisi, artık ayakların yoksa geriye kalan organların daha çok işlev kazanmaya başlıyor. Yani madem ki artık yürüyür kaçamıyordum, öyleyse kalıp kabullenmeyi öğrenmeliydim.

    Sanırım hayat kendisine değer vermen için hiç durmadan ayaklarına dolanıyor, sense kesiyorsun ulaşacağın bir yer varmış gibi, ileride seni bekleyenin o sırada ayaklarına tutunandan daha iyi olduğunu biliyormuş gibi ya da iki adım sonrası varmış gibi.

    Parmak uçlarım çarşafın kırışık yerine değiyor. Ağlıyorum, yanaklarım gözlerimde eriyen buzulları hala hissedebiliyormuş gibi.
 

Yorumla  

  1. #1 ezgi alagözoğlu
    2008-08-2801:42:56 dış güdülerin üstüme geldiği anlardan birinde okudum bu enfes yazını, iç güdülerim kıpırdıyor şuan.. sağol sinemimsalım
  2. #2 T
    2008-08-2814:16:26 bu yazı sanırım "bazen bazılarının sesi gerçekten çıkmaz" yazısı olsa gerek.. hissettiklerini anlatıyorsa eğer bu yazı işte o zaman gerçekten boğazına sağlam bir düğüm atılmış olmalı.. ilgiyle okudum..
  3. #3 nedim ozan tekin
    2008-09-1609:42:29 ilgiyle ve begeniyle okudum..eline saglik..

Yorum ekle

Kalın Italik Altı çizgili Striked Bağlantı Resim Liste Alıntı


< Önceki   Sonraki >