|
Yazar Sinem Sal
|
|
15 07 2008 |
|
Siyah bir kedi atlıyor bir çatıdan bir ötekisine. Çamur sıçratıyor bir küçük kızın üstüne. Oysa yeni giysisini kahverengi lekesi olmadan oyun arkadaşlarına göstermek istiyordu. Ne tüyleri dik dik gezen kedi kıza çamur atmayı istiyordu ne kız lekelenmek ne de çamur ayrılmak istiyordu çukurundan. O kız nefes almanın bile bilincinde değilken göbek bağı düşmüştü. Astral seyahat sırasında gerginleşen gümüş kordonlar gibiydi gerçekle düş arası bağları. Ağır gelen çekiyordu durmadan. Bu yüzden hayallerinin bir yanı sarkık kalıyordu. Anlam veremiyordum maskelerin gözlerinin olmamasına.Mavi elbisemin kahverengi olduğu günden itibaren taktı annem maskeyi beyaz tenime. “Bu koruyacak seni” dedi. Bilmediği ve benim şimdilerde kavradığım bir gerçek vardı ki maskenin gözlerini dikmeyi unutmuştu annem. İnsanın kendisinin büzüşüp gizlendiği göz bebekleri ortadayken onlara giden ara yollar, yanaklarım, dudaklarım ve alnım maskede olsa çok bir şey fark etmiyordu sanırım. İsteyen kör edebiliyordu, isteyen önce elleriyle kapatıp sonra gösterebiliyordu paketlere sardığı güzellikleri. Ve ben o günden beri korktum kendimden. Bir kedinin üstüme sıçrattığı çamurdan lekelendiğimi düşünen annemin koruma iç güdüsü korku dürtüsü oldu bende.”Dokunma, yanarsın “dedi dokunmadım. Steril steril yaşadım mavi elbiseli bedenim, maskelenmiş yüzümle. Bizler en çok annemizin fırça darbelerine maruz kalmış resimlerdik. Kendim olmaktan çıktığımı fark ettiğim anda aynalardan kaçmaya başladım. Çok sık karşılaşmak istmedim kendimin kendisiyle. Yaralarımı tırnaklamamak için eldivenler taktı ellerime. Doğanın kanunu böyle bozduk biz. Kendi kendine yalanan hayvanlar iyileştirirken yaralarını, biz yalanladık zamana bırakıp iyileşme ihtimallerini. Özgürlük anneme göre beyninde özgür olan ; fakat dışarı çıkma yasağı olan bir haktı. Düşünmeme engel belki ama susturmayı başardı, daha çok küçükken her ağladığımda ağzıma tıkılan sahte anne memesi gibi. Ve biz göğsüne asılı kaldık bizden önceki kitap karakterlerinin. Onlardan alıntı yapıp içtik, kendimizi sağıp dağıtmak yerine. Bu kolay geldi bizlere belki de , kim bilir? Kimse. Hayatta en çok annem sevdi beni. Öyle sınırsız ve koşulsuz bir sevgi sundu ki hayatıma giren her insandan aynısını bekledim. Çünkü beynimize enjekte edilen sevgi tanımı buydu. Gözlerine sabun köpüğü kaçmış çocuklar gibi çaresiz kaldık aşklarımızın karşısında. Oysa sonsuz arınma duygusuyla bulaşmıştık kokusuna aşık olduğumuz ilişkilere. Hepimiz alıştığımız yere kök salıyoruz. Yenilik korkutuyor çünkü. Bundandır doğum kanamaları. Ana rahmini tırnaklıyor tanımadığı dünyaya düşürülmeye çalışan her çocuk. İlk tepkisi ağlamak oluyor yabancı geldiği bu dünyaya. Sonra alışıyor evrene,savaş haberleri duymaya alışıyor, sevişmeyi öğreniyor bir adım atmayı öğrendiğinde alkışlanan bedeni,ama okimse iyi seviştiği için alkışlamıyor onu toplumun utanç ve ayıp tabusu sayılıp görmezden geliniyor bu yeteneği ve sonra yaşlanıyor. Ağlamak oluyor yalnız kaldığı ilk anlarda ilk tepkisi. Ardından ağlanıyor gidenlerin. Başı ve sonu aynı bir biyografi kalıyor ortada. Doğumumuzda çizilen haritada koşup duruyoruz ömür boyu. Ve hayat tanıdığım en büyük sosyalist. Aynı sonu yazıyor herkese. Anne, keşke o mavi elbisemle düştüğüm gün yardım etmeseydin kalkmama. Çocukken ağlamak daha kolay gelir. Bir oyun tutturup unutabiliyordun o zamanlar. Oysa şimdi zaten farkındasın oyunun kurucusu değil, oyuncusu olduğunun. Oysa ağlarken ciğerlerimin patlamasına izin vermeliydin, çoğalmamı sağlamak adına. Anne, beni bir daha doğur! Sinem Sal
|
Yorumla
2009-04-2510:18:41 ne desem boş,yazılar çookkk hoş,devamını bekliyoruzz:))